charles eames

Serzenişte

Duygularımın bir adı yok. Aslında belki de bir uzman tarafından ne hissettiğim değerlendirilmeye tabi tutulsa, duygularıma bir isim vermek mümkün olabilir. Ben hissettiğim şeylere anlam katmaya çalışmıyorum artık. Artık kelimesi de ilginç. Ne artıyor ne eksiliyorum bir süredir. Tamı tamına kararında bir ızdırap gibi geliyor, üstüme kurulmuş baskı.

– Neden üstümde bir baskı hissediyorum ki?
– Bilmiyorum.

Bildiğim tek nesnel gerçek, nefes almak zorunda olduğum. Onu da yüksek kaliteli havaya sahip, ılıman iklime sahip şehirlerde yaşamaya gösterdiğim özenle sergiliyorum.

Ben ne diyorum tanrı aşkına. Ben bir şey söylemediğim zamanlarda kendimi daha çok seviyor, varlığıma daha yüksek kondisyonda saygı duyuyorum. İnsanları haşerelerden ayırt eden bir sürü özellik var. Özellikle haşerelerden insanları ayırt etmeye çalışmak niye?
Bunu da bilmiyorum. Sabah uyandığımda alt dudağımda bir uçuk vardı sanki. Ya da uçuğumsu. Onun nedenini de bilmiyorum. Rüyalar tanrım. Güzel rüyalar. Tatlı rüyalar. Tanrım, tatlı rüyalar senden bir hediye mi?

Bu söz çok söylendi bana. Uyumadan önce memeli bir canlı türü tarafından kulağıma fısıldandı bu sözcük. Dediler ki; tatlı rüyalar. Ne öyle bir rüya gördüğüm oldu, ne de bir sabah uyandığımda ağzımda şeker tadı vardı.
Şimdi düşünüyorum da dünyanın en öfkeli insanlarından biri olarak yaşadım. Her gün başka bir kavganın figürasyonu olarak yaşadım. Fakat öldürmeyi istediğimden daha çok ölmeyi istedim hep.

Senden çok istedim tanrım, ölmeyi çok istedim. Hani bir şarkıda diyor ya; tanrıdan diledim bu kadar dilek. Sevgili tanrı, bu kadar dilek değil. Tek bir şey diledim çoğunlukla. Çok utandım, çok ağladım, çok yalnızdım. Al canımı dedim, yalvardım.

Tanrıyı eleştirmek üzerine kurguladığım bir metin bütünlüğü olarak adlandırılmasın bu birden çok paragraf. Daha basite indirgeyelim hep birlikte. Kişisel bir serzeniş olarak kabul edin lütfen.
Kendime en çok sorduğum soruların başında gelir oysa “Nasıl Veli’rdim?”
Bir gün değil. On gün değil. Yüz gün hiç değil. Her yeni yaş aldığımda bir daha, bir daha sordum kendime; “Nasıl Veli’rdim?”
Son derece kişisel bir deneyim, ruhum kanatlanıp bedenimden taştığında ve göğe yükselip çok yüksekten suretime bakmaya çalıştığımda. Aynalarda bunun için var değil mi?

– Bilmiyorum.

Aynalar neden var bilmiyorum ama ben doğmadan önce de vardı. Bu da demek oluyor ki; aynalar benim için değil. Vakit bulup düşünebildiğimde bende aynalar için değilim. Çünkü böylesine bir yüzleşme hiçte güzel değil ve benim estetik kaygılarım var.

– Neden?
– Bilmiyorum.

Ne gaip bir diyalog biçimi. Garip değil gaip. Yürümeyi çok seviyorum. Ama ceplerimde delikler. Her adımımda ceplerimden dökülen minik minik Veli’ler. Eğer benim kadar parça pinçik edilmişseniz, minik minik atomlarınıza ayrılmışsanız, gaipliğim daha da anlaşılır bir hal alacak. Sevmek ne garip şey anne diyor bir yerlerde. Haklı. Sevmek ne garip şey anne. Bu sefer gaip değil garip. Kimsesi yok garip, garip.

Bazı uyduruktan tayyare kaynaklarda şöyle geçiyor; dünyanın dörtte üçü sudur. Biraz yaş sahibiyim, vücudumun bazı yerlerinde kırışıklıklar ve sarkmalar dahi var. Fakat bu yaş almanın zihnimdeki etkisi bir meyvenin olgunlaşması ve ilk ısırıkta verdiği lezzete daha yakın. Üzerine pişmanlık duymadığım yarım yüzyıla yakın hayatımın dörtte üçü sevmek teması üzerine geçti. Bazen bir resmi bazen bir çiçeği çoğu zaman ise kadınları. Bazı kadınları çok sevdim. Bazı şiirleri ise bazı kadınlardan daha çok sevdim.
Geriye dönüp bakınca; cümle böyle başlıyorsa eğer istiyorsunuz ki içinde pişmanlık geçsin. Ama istediğinizi vermeyecek kadar kötü bir tüccarım ben. Geriye dönüp bakınca sadece boynum ağrıyor benim. Geriye dönüp bakmanın üzerimdeki tek etkisi fiziki. Evet boynum ağrıyor.

– İyi de bundan bize ne?
– Bilmiyorum.
– Ben bazen sadece anlatmak istiyorum.

Çok büyük kamyonların damperlerinin bile kaldıramayacağı yüklerden bahsedebilirim size. O büyüklük ve ağırlıkta, bütün halinde bir yadırganma düşünün demek isterdim ama başaramazsınız. Bunu başarabileceğine inandığım bir arkadaşıma yaya geçidinden geçerken, şehir içinde doksan kilometre hızla giden bir araç çarptı bundan üç yıl önce. Ben ertesi gün dünyadaki bütün kameralardan nefret ettim mesela. Onu o şekilde görmemek için her şeyimi verirdim. Pekte bir şeyim olmadığı halde.
Mezarlığın bütün iç yollarının çamur içinde olduğu yağmur yağışa göz yaşlarımızın karıştığı pekte şerefli olmayan bir Şubat sabahıydı. Birileri tabutuna omuz vermişti. Benim omuzlarımda başka bir baskın yük vardı o esnada, sesin gibi canım İlyas.
Canım İlyas’ın mezarının yedi adet tahtası elime tutuşturulmuştu. Hem ağladım hem de o tahtalara sarıldım, sana da sarıldığım gibi canım İlyas. Bunu bir tek İlyas biliyordu bir de bir zamanlar yeşermekte olan bir ağacın gövdesinin düzgün kesilmiş parçaları.

– Yadırganmamak ne demek?
– Bilmiyorum.

Dün gece sabaha karşı saat üçte kapı zili çaldı. Kapıyı Samet açtı, hemen arkasında da ben vardım. Böyle huylarımda vardır benim. Arka planda kalmayı severim. Karşımızda iki tane bekçi vardı. Çok gürültü yaptığımızdan ve bazı komşularımızın bundan şikayetçi olduklarından bahsettiler. Çok talihli olduğumu düşünmüyorum. Bahis işleri ve talih oyunları hiç ilgimi çekmez. Aynı oranda bahsedilmekten de hoşlanmıyorum. Buna dün gece karar verdim.

* Nasıl Veli’rdim? Bölüm 12’den bir alıntıdır.

Önceki Yazı

07.10.24

Sonraki Yazı

Aptallık Üzerine

Yorum Ekleyebilirsiniz

Bir Cevap Yazın

E-Bültene abone olun!

En son yazıların doğrudan e-postanıza iletilmesi için e-posta bültenine abone olabilsiniz.
✨ Sıfır spam

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız.