İşe yarar bir şey. Yazının böyle başlamasını istedim. Çünkü şu anda İstanbul’dan Ankara’ya gitmekte olan bir trenin yemekli vagonundayım. Yazma eylemimi yazı yazmak diye değil de not almak diye tanımlıyorum. Aklımda not tutmak yoktu. Fakat sözde yemekli vagonun en arka sol köşesi beni öylesine iştahlandırdı ki.
Oturduğum masanın beş masa ilerisinde beyaz tişörtlü bir delikanlı, onun iki sıra önünde hâkî yeşil gömlekli bir orta yaşlı erkek. Hemen sağımda devlet demir yolları personeli, onun önünde cep telefonu ile oyun oynayan bir genç yetişkin. Bir sıra önünde kesinlikle büte kalmış bir öğrenci.
Bir sıra daha öne geçince ise genç bir çift, kızın yüzü bana dönük, turuncu ile kızıl arasında bir saç rengine sahip ve erkek arkadaşından ayrılmayı kafasına koymuş gibi bakan. Üçüncü vagonda yan koltuğumda oturan esmer ve terli genç adam da onların önünde. Aslında koltuğumdan ayrılıp bu vagona gelme sebeplerimden bir tanesi de onun kötü kokusuydu. Ne yazık ki bu kötü koku peşimi bırakmıyor.
Yıllar önce bir metinde şöyle demiştim; “Olmuşlara, ölmüşlere dünya tablasında izmarit olup sönmüşlere. Kötü koku bir şeylerin bitmediğinin göstergesi.”
Yolda buna orantılıydı sanki, bitmiyordu. Bir sohbet esnasında işitmiştim, “yol hiç bitmesin istedim “demişti bir arkadaş. Bitmesini istemeyeceğim bir yola çıkmadım hiç. Yol ile bir kavgam vardı sanki ve o hep üste çıkıyordu. Yol üstenci ben ise üsttenci gibiydim.
Üst üste benzer tavırlar bir süre sonra mizaca dönüşüyor, bu metamorfoz beni çelişkiye düşürüyordu. İşe yarar bir şey, işte böyle zamanlarda daha çok ihtiyaca dönüşüyor. Elimi çantama attım. İşe yarar bir şey’ler aradım fakat dişe dokunur ızdıraplar geldi avuç içlerime. Biliyordum, hatıralarıma yer etmiş ızdırap parçaları birazdan parmaklarımı kemirmeye başlayacak. Omuzlarıma kadar uyuşacaktı kollarım.
İki kolu da yedi yerinden kırılmış bir adam için çokta korkunç değil. Ruhumun ortopedik sağlığı burada devreye giriyor işte. Herhangi bir eklemimin kırılmasını, kaşıntılı bir kalp kırıklığına tercih ederim çünkü.
Eskişehir’i geçeli yaklaşık bir saat olmuş, güneş ile arama yukarıdan aşağıya doğru akan perdeler girmişti. Gün yüzü görmemeye öylesine alışkın ki, beden bütünüm. Güneş tenimde eğreti duruyor ve işte güneşlikler burada devreye giriyor. Geceye mesafeli, güneşe ise tepkili bir ruhi yekûnüm.
Ben kimim, ben neyimler? Genelde öğleden öncelere denk düşüyor ve ikindiden önce yüzleştiğim gerçeklerin tokatlarının kızarıklığı akşamları yüzümde daha belirgin hale geliyor. Güneş saati beni bile isteye dövüyor. İşte şimdi daha anlaşılır oldu, geceye mesafeli güneşe ise tepkili olmam.
Ne diyordum? İşe yarar bir şey. Bilmiyorum işe yarar mı ama birazdan Ankara garında ineceğim. Umarım işe yarar.



